Rock Festivalinde Sahne Alan Militarist Politikacı

Zeytinli Rock, 4 gün 4 gece süren yüksek dozaj bir festival oldu bu sene. Modern zamanların en heyecan verici dönemlerinden biri olan 60’ların Woodstock’unu çağrıştırdığı için bende heyecan uyandırıyor bu konsepte sahip festivaller. Festival’de farklı entelektüel kimliklere sahip binlerce genç vardı. Birçoğu alkolle, sigara ve çeşitli uyarıcılarla kafayı bulup müzikle eğlenerek geçiriyordu saatlerini. Bu takdir ettiğim bir eğlenme tarzı değil ama bizim gibi bir gezegenin kabuğunu kırabilecek kültürel bir devrimin ancak bu şekilde mümkün olduğunu düşündüğüm için destekliyorum.

Festivale katılım yoğundu. 10 binden fazla kişilik kamp alanı yetmedi. Toplam katılım bu sayının iki katı kadardı. Festivalin yapıldığı yer sakin bir tatil beldesi olduğu için binlerce festivalcinin akını, şehrin dengesini alt üst etmişti; her sene bu vakitte olduğu gibi. Bahsettiğim beni heyecanlandıran nokta da tam burasıydı işte. Festival alanından sokaklara taşan kalabalık pahalı kafelerde oturmak yerine marketten aldıklarıyla kaldırımlarda kurdukları sofralarda karınlarını doyuruyordu, herkes herkesin yanına oturup 5 dk içerisinde arkadaş olabiliyordu, çeşit çeşit marka tişörtler yerine birkaç gün aynı tişörtle etrafta dolanıyordu insanlar ve tüm bunları yadırgayan kimse de yoktu. festivalin sağladığı ortak payda evrensel bir değer olan müzikti. Birkaç gün içinde metropollerden uzak bu beldede deneysel bir yaşam formu kendiliğinden gelişmişti. Şiddet enteresan bir şekilde neredeyse hiç yaşanmadı. Kadınların vücudu görülmeye alışıldıkça görsel şehvetini yitirmişti.

DSC_0020 - Kopya

Woodstock’ta olanlar, birçok toplum bilimci tarafından yazıldı, çizildi. Bugün hâlâ farklı yer ve zamanlarda Woodstock ortamını sağlayınca, insanların özgürleştiğini görebiliyoruz. Kapitalizm, milliyetçilik ve bağnazlığın ortaya çıkardığı rekabetçi, maddeci, fırsatçı, ilkesiz, yozlaşmış düzene karşı tüm toplumun kurtuluşu burada yatıyor olabilir. Bu değişim sağlanmadan sosyalizmin bile anlamsız hatta yanlış olduğunu düşünüyorum. Festival ortamında para vardı ama cazibesini yitirmişti.

Festivale gelmiş olanlar fazla iyimser olduğumu, abarttığımı söyleyebilir. Ben de farkındayım Woodstock ruhunun bu festivalde olmadığını. Fakat insanların festivalde farkında olmadan o yöne gittiğini görebiliyordum. Çıkan bazı sanatçılar coğrafyamızda süren ve bir parçası olduğumuz savaşlara karşı barıştan söz ettiler, gezi direnişini de anmayı unutmadılar. Yine de hâlâ Woodstock ruhundan bariz bir şekilde çok uzakmışız. Böyle olduğumuzu sahneye çıkıp militarist söylemleriyle destek toplayabilen Edremit belediye başkanı en açık şekilde ortaya çıkardı. Adam 90’lı yılların sağcı bir siyasetçisi gibi konuşup bazı anahtar kelimeleri kullanarak seyircinin önemli bir kısmından destek almayı başardı. Zaten adam 87’den beri o belediyenin başkanlığını yapıyormuş. Dinleyicilerin doğdukları senelerdeki devletçi aklı şimdi sahnede onlara sunuyordu.  Ölüm haberlerinin her gün geldiği bu günlerde festival düzenlenmesine izin verdiği için milliyetçi çevreler tarafından eleştirilirken sürpriz bir şekilde sahneye çıkarak milliyetçilerin tepkisini de azaltabileceği bir reklam yapmış oldu. Oysa otoriteye başkaldırının, aşkın, sınırsızlığın müziği olan Rock dinleyicisinin buna prim vermemesi lazımdı.

25 yıl Vietnam’da savaşın bir parçası haline getirilmiş Amerikan halkından 300000 Amerikalı genç bakın Woodstock’ta Country Joe McDonald’ın öncülüğünde ayağa kalkmış neler diyor 😉

‘’…One, two,three what are we fighting for?

Don’t ask me I don’t give a damn…’’

Türkçesi: ‘’…1, 2, 3 ne için savaşıyoruz? Bana sorma, benim s*kimde değil…’’

Advertisements

Daha Ölümlü

Haftalar önce bir gün onkoloji servisinde elimdeki listeye göre yeni yatışı yapılmış hastaların odalarını yanımda EKG cihazıyla geziyordum. Listedeki son hastanın EKG’sini çektikten sonra merak edip ne zaman tanısı konulduğunu sordum. Sadece bir buçuk yıl önce basit bir şikayetle gittiği doktorun kan değerlerindeki anomaliyi fark edip sevk etmesi üzerine yapılan incelemelerle kan kanserinin tanısı konmuş. Bir buçuk senede hayatı tepe taklak olmuş ve şu an tıpta kabaca ‘son dönem’ anlamına da gelen terminal evre hastası olarak karşımda yatıyordu. Ben gördüğümde birçok ikincil sağlık problemi vardı. Sormadığım halde ölümü kabullendiğinden söz ediyordu, yine de bir şekilde ağır kemoterapi tedavisini sürdürüyordu.

İnsanların başına bir sıkıntı gelince, ‘Bak daha kötüleri de var. Haline şükret.’ şeklindeki tesellileri yanlış buluyorum. Daha kötü durumdaki insanların konumu ile karşılaştırarak, insanın kendini yüceltmesi hem yanlış hem acınası… İnsanın kendini bir başkası üzerinden tanımlamasının kaçınılmaz bir sonucu bu herhalde. Bu göreceli mantığa göre duygulanma konseptini öyle içselleştirmişiz ki, çoğu zaman farkında olmadan masumca ayak uyduruyoruz bu konsepte.

O günkü kanser hastası için hissettiklerimi masaya yatırınca bunu fark edebiliyorum. Normalde 70, 80, 100 yaşında ölen biri için pek bir şey hissetmem doğrusu. Dünyaya gelip gitmiş ve gidecek olan milyarlarca insan gibi ortalama yaşam ömürlerini tüketip ölmüştür doğal olarak. Fakat bu zavallı adamın odasından çıkınca öyle bir üzülüyorum ki… Bu adam bir trafik kazasına kurban gitmemişti, ortada bir ihmal yoktu, sağlıksız yaşam yüzünden değildi bu başına gelen. Daha yolun ortasında yaşama veda ediyordu. Bir daha bu havayı soluyamayacak, dokunamayacak, kimseye selam veremeyecek, düşünemeyecek, hissedemeyecek bile! Hikayesi burada göz göre göre bitiyor. Fakat bu nedenlerle değil de bu yaşında öleceği için üzülüyormuşum. Bir bu kadar yıl daha yaşasa, aslında böyle üzülmeyecekmişim. Neden? Çünkü diğerleri iki katı yıl yaşıyor.

Asıl gerçek şu ki, Ölüm başlı başına çok trajik bir olay. Biz sadece ortada kıyaslayabileceğimiz bir istisna olmadığı için bu trajediyi kanıksamış durumdayız.

Black Cat

IMG_1468-1Tonight, in this sunday night, while I was in a park practicing photography alone. I witnessed the seperation of these two cats. They were walking pretty happy together. But when they reached to the border where the path has no more light, the black cat stopped.

After a few steps the beautiful cat turned her head, saw him froze and distressed. She asked worryingly, ”What is the matter? Why don’t you keep walking with me?”

”I am a black cat, remember. Unlike you I become invisible in the dark”, he answered.

The beautiful cat asked ”Are you afraid of the dark?”

”No. I am used to the darkness. My concern is only about you. After a few steps all your world will be me. But you won’t be able to see anything, not even me.” he said, avoiding eye contacts ”And if I lose you in the dark, you will lose everything you have.”

”I don’t care!” she yelled. ”I just want to take more steps with you.”

She believed in him, but he didn’t believe in himself. 

Varlık

Çok değer verdiğim bir arkadaşımla buluşma ayarlamıştık. Hem ben hem de kardeşi kısa süreli onun şehrinde bulunduğumuz için üçümüz birlikte vakit geçirecektik o gün. Kardeşinin içine kapanık bir karakteri varmış ve bir takım sebep ve süreçler sonucunda psikiyatrik tedavi gerektiren bir noktaya varmış. Şu an tedavide belli bir aşama katetmişti ve artık ablasının da yardımıyla sosyal yaşama adım atması planlanıyordu.

Arkadaşımın kardeşinin dış görünüş itibariyle iyi bir vücut yapısı ve popüler kültürün dışında, gösterişsiz bir giyimi vardı. Ses tonu monoton, ses tınısı boğuk ve konuşması akıcıydı. Sanat, politika ve gündemle ilgili genelden çok detay bir bilgi birikimi vardı.

Üçümüz birlikte gezerken ben arkadaşıma İzmir’deyken onu bazen ne kadar çok özlediğimden bahsediyordum. Hayatımda bazı kişilerin ifade ettiği değerler var. Mesela annemin hayatımın içindeki şefkat sembolü, kaynağı olması gibi birçok arkadaşım hayatımda, kritik duygu ve kavramlarla karşılık buluyor. Bu arkadaşımın kardeşi ise gerçekten arkadaş edinmeden, insanlarla tanışmadan, dışarı pek çıkmadan yıllarını geçirmiş. Sosyal medyada hiç hesap açmamış, tel’de Whatsapp rehberinde sadece ablası olan biriydi. Ve şu an yaşamın kendisini sorgular hale gelmişti…

Öğle yemeği için bir restorana girdik. Arkadaşım lavaboya gitmek için masadan kalktığı sırada kardeşi masanın karşı tarafındaki sandalyesinden uzandı ve ”Bir şey soracağım” dedi. ”Sen ablamın senin için bu kadar değerli olduğunu söylüyorsun ya, peki sence onun gözünde senin değerin nedir?” Benim için onun beni aynı derecede değerli görüp görmemesinin önemli olmadığını söyledim. O benim hayatıma bazı pozitif değerler katıyordu, hayatımı anlamlandırmama yardımcı oluyordu aramızda kurduğumuz bağla. Bu yüzden bu bağlantıyı güçlü tutmak istiyordum. Fakat ona bağımlı değildim. O hayatımdan çıkarsa hayatımdan bir şey eksilirdi ama başka bir sürü bağlantı ile bağlı olduğum için boşluğa düşmezdim.

Arkadaşım masaya döndü. Biraz önceki konunun da etkisiyle aklımdaki şu düşünceleri ortaya döktüm. Yaşam, kainat dediğimiz şey varlıkların birbiriyle kurdukları bağlantılar bütünüdür bence. Her bir varlık kendini kendi dışındaki kavramlar ile tanımlayabiliyor. Her varlık bir başka varlık arasında bağ kurarak kendini anlamlandırabiliyor. Bir kişi arkadaşları olmadan arkadaş olamaz. Bir anne çocukları olmadan anne değildir. İstese anne olabilir belki, ama anne değildir. Çocukları ile arasındaki anne-evlat bağı yok olursa o kadının anneliğe dair hiçbir niteliği de var olamaz. Varlığı eksilir. Sağ elim, sol elim ve ayaklarım sayesinde sağ el. En küçük maddelerden en muazzam sistemlere kadar bu bağlantıyı arayabiliriz. Hatta Allah kendi dışında ilk varlığı yarattıktan sonra yaratıcı olmuştur. Elbette yarattığı her şeyden üstündür ve kimseye muhtaç değildir. Fakat yaratıcının tüm isimleri yarattıkları üzerinden anlam bulmuştur. Belki de yaratılışın büyük gizemi bu noktada saklıdır.

Bir kardeşti, evlattı, öğrenciydi, hastaydı… Varlık literatüründe fazla bir şey değildi. Arkadaşımın kardeşi, kendisini anlamlandıran çok az bağlantı kurmuştu. Ve artık yaşamın kendisini sorguluyordu…

Vahşi İçgüdülü Modern Canlı

Biyolojik olan insanoğlunun bilinçaltındaki doğal seleksiyondan galip gelme içgüdüsü modern yaşama adapte olmuş şekilde bazen sinsice, bazen açıkça kendini var ediyor.

Geçtiğimiz gün üniversitede U şekilli bir masanın etrafında yaklaşık 15 öğrenci haftalık sözlü yeterliliğimizi vermek üzere dizilmiştik. Masanın başında oturan öğretim görevlisinin iki yanında kendi oluşturdukları hiyerarşinin üst basamaklarında tutunmak için mücadele eden canlılar, ortalara doğru ben, masanın en ucunda da sadece sistemde ayakta durmak için çabalayan canlılar olacak şekilde bir oturma düzeni oluşturmuşuz yarı bilinçli olarak. Sınav tartışması masanın bir ucundan diğer ucuna doğru devam etmek üzere başlıyor. İktidar pozisyonunda olan öğretim görevlisi kendisine en uzak noktadaki bilgisi yetersiz öğrenciye soru sorunca cevap veremediği için oluşan sessizlikte hocanın hemen yanındakilerden bir kikirdeme duyuluyor. Bu şekilde bir yandan uzaktaki öğrenci iyice dibe çekilerek iktidar sembolünün puanlama skalasında alt limiti oluşturması sağlanırken, diğer yandan daha sıra kendilerine gelmeden bu skalanın üst limitlerinde kendilerinin olduğu algısı oluşturuluyor. Katılımcıların değerlendirilmesi için yapılan toplantılarda kişinin imajı algı oluşturmada çok önemli hale gelir. Not kaygısı olduğu için çalışkan öğrenci imajı oluşturmak isteyen bazı vahşi içgüdülü öğrenciler tüm tembellik imgelerini populasyondaki zayıf bireylere yükleyerek kendilerini onların üzerinden konumlandırıyorlar.

Öğrenci not ilişkisi kolaylıkla kurulabildiği için yaşadığım bu örneği yazdım, öğrencilerle-notla vs ayrı bir bağı yok yani bu konunun. Çünkü bu bir karakter meselesi. İnsanlar bu savunma saldırı mekanizmalarını bilinçli olarak oluşturmuyor. Günlük hayatın akışı içerisinde fark edilmeden ama vahşice akıp gidiyor. Mesela masanın etrafında hep  birlikte gülüp eğlenirken esprilerle samimileşen ortamın havası hoşuma gittiği için şahsımı saf pozisyonuna sokan esprileri hiç sorun etmeyip ayak uydurdum. Bu espriler yoğunlaşınca bir noktadan sonra kendimi bariz bir şekilde, beni ‘aklı ermeyen’ pozisyonuna sıkıştırmaya çalışarak karşıtlıklar ilişkisiyle kendisine kimlik oluşturan bir arkadaşımın samimiyetten uzak salvolarını karşılarken buldum.

Siyasi çekişmeler gibi büyük ölçekli hareketlerden, bir şirketteki küçük iş ortamına kadar hemen her yerde bu vahşi içgüdüler zuhur bulabiliyor. Vahşi doğaya çok benzeyen günümüz modern sistemleri insanları birbiriyle mücadele etmeye hırslandırdığı ölçüde insanlar karakterlerinin merkezine sevgiyi yerleştirmek yerine bilinçsizce vahşi içgüdülerini entellektüel bir biçimde ortaya çıkarmaya devam edecektir.

Toplumdan Kopuk Deha

Yaklaşık iki yıldır oldukça sınırlı süreli tatillerimi farklı şekillerde geçirdiğim için memleketime gitmemiştim. Önümüzdeki seneler benim için daha yoğun geçeceği için birkaç yıl daha görememe korkusuyla geçen yaz iki haftalığına memleketim Nusaybin’e gittim. Burada aklımı kurcalayan geçmişten kalan bazı yarım kalmış hislerimi tamamlamak istiyordum. Bunlardan biri de eski bir dost ziyaretiydi.

Arkadaşım dediğim halde yıllardır görmediğim ve muhtemelen yıllarca görmeyeceğim biri olduğu için (ortak arkadaşlarımızın okuma ihtimalinin kaygısıyla) onu konu edinmenin bu blogun konseptine aykırı olmayacağını düşünüyorum.

Fen Lisesinde aynı sınıfta olan bu arkadaşım bolca düşünürdü. Sınıfta herkes dersi işlerken o en arkadaki sırasında oturur düşünürdü, boş derslerde herkes bahçede eğlenirken o sırasında kalır düşünürdü, etüt odalarında herkes test çözerken o kağıt karalayıp düşünürdü, gece herkes uyurken o battaniyeyi üzerine çekip düşünürdü, internet kafelerde herkes oyun oynayıp porno seyrederken o eğitsel siteler okuyup düşünürdü.

Saatlerce soyut kavramlar üzerine konuşurduk bazen. Mizah anlayışımın şekillenmesine doğrudan etkisi olduğunu düşünüyorum. Olaylara bakış açısındaki yenilikçi tavrına hayranlık duyuyordum. İkimizin de dersleri iyi değildi bu arada. Yine de ileride kendimi yüksek bir makamda onu da fikir danışmanım olarak hayal ediyordum.  Ne var ki küstük, liseyi de küskün bitirdik. Ben ünv. giriş sınavına odaklandım o olduğu gibi devam etti.

Aradan geçen 6 yıldan sonra onu görmek, onunla konuşmak üzere kapısını çaldım. O akşam onun Orta Doğunun bir sınır kasabasındaki evinden ayrıldığımda hayretler içinde düşüncelerle boğuşuyordum.

Düşünce sistemini büyük bir bilgi birikimiyle desteklemiş. Öte yandan ikinci defa ünv. giriş sınavına girdikten sonra tümden bırakmış.  Askerliğini yapmış. Döndüğünde abisinin ısrarlarıyla sınava hazırlanmayı kabul etmiş. ”Matematik, fizikteki bunca kuramın; türevin, integralin, kümelerin, momentin, optikin ne için olduğunu daha yeni anlıyorum” diyerek ”Lisedeyken bir türlü sebebini anlayamıyordum” diye de ekliyordu. Ben klasik cevabı vermeye hazırlanırken birden ”mutlak bilgiyi bulmak için” dedi. Ne harika bir açıklama!

Mezunlarının yarısı Tıp Fakültesini kazanan Fen Lisemizde kimsenin bu cevaba vakıf olduğunu hatta bu konunun umurlarında olduğunu zannetmiyorum. Fakat bir yanda onlar toplum tarafından parmakla gösterilen bireyler olurken bu arkadaşım cep telefonu, sosyal ağlar, e-posta adresi kullanmadığı; arkadaşlarıyla, akrabalarıyla, dini inançlarla bağlarını kopardığı yaşantısını görünmez bir şekilde sürdürecek.

Keşke blogumun formatına uyup çıkarımlarımı net bir şekilde buraya, yazının sonuna sıralayabilsem. Fakat ne zaman onu aklıma getirsem düşünceler içinde bocalayıp kayboluyorum.